Tarih, yalnızca geçmişin bir yansıması değildir; bazen dondurulmuş bir çığlığın yankısıdır. Bu çığlık, en çok unutulduğunda içimizi acıtır. Seydibişer Esir Kampı, adını kaç kişinin bildiği ya da duyduğu üzerine düşündünüz mü? Kaç kişi, bu acı olay karşısında yüreğinde bir sızı hissedebildi? Cevap maalesef üzüntü verici: Neredeyse kimse.
I. Dünya Savaşı sona erdiğinde, silahlar sustu ama zulüm asla durmadı. Mısır’da, İngilizlerin kontrolünde bir esir kampı vardı; burada 15 bin Türk askeri zorlu koşullarda hayatta kalmaya çalışıyordu. Yorgun ve yaralıydılar ama onurlu duruşlarını kaybetmemişlerdi. Ancak bir gün, bir yalanla karşılaştılar: “Dezenfekte edeceğiz,” dediler. “Hastalık var,” diye eklediler. “Temizlik gerekli.” Bu sözler ne kadar tanıdık, değil mi? Zulüm, çoğu zaman temiz bir yüzle gelir.
Genç yiğit askerleri sıraya dizdiler; Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş olan bu gençler, henüz olgunlaşmamıştı. Ve şimdi, onları bekleyen havuzlar ne su, ne yaşam, ne de şifa sunuyordu; hepsi asit doluydu. Çözüm bulmak yerine, gözlerini birer birer yok ettiler. İnsan bedeninin en savunmasız yeri olan gözler, ilk hedef oldu. Acı dolu çığlıklar yükselirken, kimse bu sesleri duymadı. Çölde yankılanan bu acılar, tarihin derinliklerine gömülmeye mahkum oldu.
O gün, sadece bedenler değil, umutlar da kör oldu. Bu gençlerin bir daha cepheye dönmeleri, silah tutmaları veya vatanlarını görmeleri imkânsız hale geldi. Gözlerini aldılar. Hayal edin; memleketiniz, anneniz, belki de sizi bekleyen bir sevdanız var. Fakat artık hiçbirini göremeyeceksiniz. Ne annenizin yüzünü, ne toprağın rengini, ne de bayrağın dalgalanışını.
Bu, sadece bir savaş olayı değil; insanlığa karşı işlenmiş bir suçtu. Ama belki de en acısı, bu olayın unutulmuş olması. Biz, kendi acılarımızı hatırlamakta zorlanan bir millet haline geldik. Oysa hafıza, bir milletin onurudur. Unutursanız, geçmişi ve geleceği kaybedersiniz.
Seydibişer, yalnızca bir kamp değil; aynı zamanda bir utanç, bir ihanet ve insanlık tarihinin en karanlık anlarından biri olarak hatırlanmalıdır. Şimdi kendimize sormalıyız: Bu hikâyeyi bilmeden “tarih biliyorum” diyebilir miyiz? Bu acıyı hissetmeden “milletim” diyebilir miyiz?
Bazı yaralar vardır; üzeri kapansa da asla iyileşmez. Seydibişer de işte böyle bir yaradır. Üstü örtülmüş olabilir ama hâlâ kanıyor. Ve bu kan sessiz, ama derin bir acı bırakıyor.